30 01 2013

Yorumlar ve Yoranlar

    *Şiir dediğin; Sözcükler; yürekten değil, lugat kelamı uyaklı, kafiyeli…Anlaşılırlık; sudoku bilmecesi… İzlek, içerik; tamam kadın düşmanı Sokrates’e, Platon’a  karşıyız da, yazılanlar sanki birazcık Karagöz-Hacivat gülmecesi… Mısralar, dizeler ardı ardına; konvoy ya da tren katarı ve ritm öylesine hızlı ki sanki atlı posta tatarı… Sindiremedikten sonra içine, toprağın suyu içtiği gibi; olur mu arkadaş bu iş böylesine kolay ?... Şiir dediğin, gerçekten şiirse eğer; ten değil ama, can yakar, yürek yakar… Neylersin ki öyküler, romanlar gibi şiirler de artık piyasa işi… Kimin haddine düşmüş ki öyle kolaycasına şair geçinmek ?... Kaygılıyım şiir için de…   *Aydın dediğin; Nasıl ki BDP’li Ahmet’in soyadı;  TÜRK olmakla, ne Türk oluyor kendileri, ne de özümseyebiliyor NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE söylemini… Ve aynen Ahmet’in TÜRK’lüğü gibi; son yıllarda AYDIN tanımlamasıyla piyasaya sürülenler de, birileri istedi diye bir çırpıda AYDIN olamıyorlar. Yalnızca ileri demokrasinin işbirlikçileri olarak ün, şan, nam ve para kazanıyorlar…   *Milliyetçilik; Rusya; en çok Almanlar tarafından işgal edilmiş tarihi boyunca…13. yy.da ve II. Dünya Savaşı’nda… Alman işgaline karşı, Rus milliyetçiliğini güçlendirmek için de filmler bile yapılmış ki en bilineni; Alexander Newski… Bununla birlikte Rusya; bir Alman Yahudisi’nin ileri sürdüğü kuramı, ideoloji olarak benimsemiş ve ülkesinin yönetim biçimini de Marx adlı bu Yahudi’nin  ekonomi-politik değer yargılarına göre biçimlendir... Devamı

30 01 2013

Mevkufsunuz

Mevkufsunuz |  görsel 1

      Mevkufsunuz söylemi; çok eski siyah beyaz Türk filmlerinden bir repliktir çocukluğumdan beri anılarımda yaşayan… Kötü adamları yakalar Türk Polisi ve tek bir söz söyler: - Mevkufsunuz !… Oysa bizler, Türk filmlerindeki suçlulardan da beter, tümden mevkufuz; bilimdense gericiliğe, gönençtense yoksulluğa, aydınlanmadansa karanlığa, dinsel hoşgörüdense yobazlığa, toplumsal saygıdansa yozluğa, niteliktense ayak takımının değer yargılarına…Mevkufuz, Türkçe söyleyişle tutukluyuz… Doğaldır ki bu tutukluluğumuz nedeniyle, ussal ya da usdışı cıvıldaşmalarımızla laf ebeliği yaptığımızı sandığımız sosyal medyada bile 140 harf içine anlamlı bir tümceyi yerleştiremezken..Elin oğlu bilimsel sorunlara kısa yanıtlar aramış ve 140 harfle bilimsel gerçekleri yorumlamış ve böylece EVREN TWİTLENDİ kitabını yazmış…Buna karşın biz okuma, yazma üşengeci olduğumuz için; konuşma özürlü olmaya ve dolayısıyla düşüncelerimizi az, öz sözlerle yansıtmaya, onları düşüncelerimizle birebir örtüşür biçimde dışa vurmaya yeterli olamıyoruz… İşte bu nedenle mevkufuz; kültürel varlığımızın en önemli ögesi olan dilimizi kullanamama yeteneksizliğine, yetersizliğine…   Şu Amerikalılar sanırım çok koşmaktan çabuk yoruldular. Kolay mı öyle olmayan geçmişine tarih ve kültür oluşturmak, sınırsız ve sorumsuz egemen ve sömürgen olma içgüdüsüyle Dünya ülkelerinin altını, üstünü karıştırmak ?... Gerçi her konuda olacağım diye big, big; sonunda başladı onlarda da panik, sanırım artık yorgun düştüler… ya da bu konuda yeni kandırmacalar üretmeyi uygun gö... Devamı

29 01 2013

Saçmalama Hakkımı Kulanıyorum

        Sarayda doğmadım ama gecekonduda da değil… Ya bozkır nedir ?... Yalnızca Coğrafya derslerinden öğrendiğim bir kavram Üstelik adım ne Kardelen, ne Jeyan Babamın adı da değil Hristo ya da Avram Bu koşullarda benim anlatacak, açıklayacak ya da ağlanacak neyim olabilir ki be (m)adam?...Ancak böyle saçmalayabilirim…   Marlon Brando deyince; dilimin ucuna Naylon Branda geliveriyor. Bilemiyorum, nedense ?...   Bir zamanlar Erica Jong vardı; Uçuş Korkusu kitabıyla…Ülkemizdeki izdüşümü Duygu Asena oldu… Son yıllarda da Candace Bushnell var; Sex and The City kitabıyla. Onu da PUCCA tırtıklıyor, köşe yazısı diye yutturuyor dergiler aracılığıyla kadınlara… Şimdiki kızlar çikolatayla kanmaz, hele gazozla asla; ama nasıl kanıyorlar bu kurnaz tırtıkçılara, anlaşılır gibi değil… Belki de bu nedenle öptükleri prensler kurbağaya dönüşüyor…   Ve kitaplar yazılıyor…Her gün yenileri düşüyor piyasaya…Banal, ucuz, sıradan, alt kültüre özgü, sokak dili/sokakça…Ama önemli değil bütün bunların ekonomik meta olarak değeri kaç akça ?...Üstelik okuyucu kitlesinin anlayışı, algısı kaç megabyte?...   Evlilik dışı birliktelik soysuzlaştırıyor kadını diyorlar  ama 9 yaşında; babası ya da babası yaşındaki adamlarla yaşadıkları, onların tacizleri, tecavüzleri yüceltiyor mu henüz ergenlik çağına bile ulaşmamış  şu Havva kızlarını?... İşte onunla ilgili, bir bilgi vermiyorlar.   Yazsam hayatım roman olur derdi; her Türk yurtdaşı geçmişte…Dudak büker, küçümserdi okuru da, yazarı da onları…Oysa son yıllarda hiç de başka olmadı onların s&... Devamı

29 01 2013

Sana Kek Yaptım Muhabbeti

      Kadın şarkı yazmıştı; sevgilisine kek yaptığına ilişkin…Onun yaptığı kek de nedir ki ?...Bir de ben vereyim kekin tarifini öğrensin Nil kıyısında balayına giden hatun… Önce iki irice havuç, rendelenir… Ve de iki avuç ceviz, dövülür… Bunlar bekletilir bir kenarda, katılım için sıranın gelmesini kendilerine; biz dönelim yumurtalara… Öncelikle çırpılır dört adet yumurta, karıştırılarak onlara; dört çorba kaşığı un, dört çorba kaşığı toz şeker, bir paket baking powder ve cevizle, havuç da eklenir. İşte bu keki hazırlayan  kız da kalmaz evde, tezden evlenir… Elbetteki işimiz henüz bitmedi…Kek kalıbını Bursa’nın Orhangazi yöresinden sızma zeytinyağı ile bir güzel yağlayıp, fırını da 15 dakika öncesinden 180 dereceye dağlayıp…Ardından verdik mi hamuru fırına…Bundan sonrasında kopacak fırtına için bütün beceri kalır kadına… İşveyle, cilveyle fingirderken çayını demleyip, öpücükler kondurup dudaklarına en baş köşeye erkeğini buyur edersen, anlamadan geçer pişme süresi için gereken kırk dakika…Kek ılınırken en az beş dakika kadar kabında; sen de kayna, küçük şuh ve şen kahkahalarla kıkırda… Bulursun tezden nikah masasında yanında oturan damadı…Bil ki senden önceki kırıklarının pabuçlarını bu formül; hemencecik dama attı… Kırk dakikalık pişme, beş dakikalık dinlenme süresinin ardından fırından çıkınca kek sıcak, sıcak; bil ki sevgilin mest olacak…Açacak sana kucak… Sana dediysem, sakın ola ki margarin sanma…Sanıp da ve de kekine katıp da kolesterole çağrı çıkarma…Yalnızca kek değil, yapsan da pilav, börek, makarna illa ki ... Devamı

26 01 2013

Yaşamdan İzdüşümler

    Kentsel dönüşüm, rantsal bölüşüm ilkesi doğrultusunda; arsa üretimi için her olanak değerlendiriliyor. Yangınların işlevselliği; son 20 yılda arsa üretim pazarında ilk sırada…Orman yangınlarıyla başlayan bu gelenek artık, kentsel ortamlardaki tarihsel kalıtlarımızın da yakılarak yeni yapılara dönüştürülmesine olanak sağlamakta… Yangınları bir yana bırakırsak; tarımsal toprakların yapılaşmaya açılması yöntemi de yakma/yangın  girişimlerinden daha öncelikli, daha bir ilk sırada… Dolayısıyla tarım toprakları tarımsal üretim yerine, konut üretimine açıldıkça; tarımsal ürünlerin, tüketiciyle buluştuğu alan olan pazar yerleri ya da semt pazarlarına ayrılan alanlar da artık atıl kalmakta, boşa çıkmakta… Oysa “ big brother”ımız Amerika’da durum böyle mi ya ?... Bizde semt pazarları kapatılıyor; yerlerine AVM’ler ya da Plaza’lar konuşlandırılıyor, konduruluyor. Buna karşın Amerika’da semt pazarlarının sayısı 5 binden, 7 bine çıkmış. Gelecek yıllar için hedef de; 20 bin olarak belirlenmiş. Ve Amerikalı çiftçiler; gurur duyuyorlar tarımsal üretim yapmakla…Ve gurur duyuyorlar örneğin 4 nesildir tarımla uğraşan bir aileden olmakla…Oysa bizde kırdan, kente henüz göçmüş olanlar bile; sorarsan hemen, herkes kentsoylu… Üstelik de onlar; tarım topraklarını arsa mafyasına devrettikleri için gururlu, ne de olsa cepleri kara parayla doldu…Çünkü tarım topraklarını yapılaşmaya açmak ve o toprakların dönüştürülmesiyle kazanç sağlamak; ak kazançdan sayılmasa gerek… Büyük Amerika tarımsal üretime önem ve öncelik verirken, küçüğü açm... Devamı

22 08 2012

YAŞAMIN İÇİNDEN YANSIMALAR (II)

        *BİSFENOL: Damacana ile satılan sular dönem, dönem gündeme geliyor; bazen bidonların üretildiği gereçler nedeniyle, bazen de doldurma işlemi sırasında yeterince özenli davranılmadığı, dolayısıyla sağlıklı olmadıkları gerekçesiyle…Ve deniyor ki; çeşmelerden akan sular, damacanaların içindekilerden çok daha sağlıklı, çok daha temiz… Özellikle 2011 yılında oldukça  çok tartışıldı; çoğunlukla gazlı içecekleri barındıran teneke kutuların ve su damacanalarının içinin kaplanmasında kullanılan bisfenol adlı madde…Ve bu madde henüz aklanmış da değil; insan sağlığı üzerindeki olumsuz dışsallıkları bağlamında… İşte bu bisfenol denen madde var ya; anne karnındaki erkek bebeklerin eşcinsel olma eğilimini tetikliyormuş. ABD’li bilim insanları yine 2011 yılında, OBAMA’ya sundukları  bir yazanakla bulgular, bilgiler doğrultusunda tüketim amaçlı pek çok ürünün, üretiminde bisfenol kullanılmasının ki özellikle de bebek emziklerinde kullanılmasının yasaklanmasını sağlamışlar.   Bizde hükümetler yeterince duyarlı değil mi  halkının sağlığı konusunda ?... Ve neden kadınlar öldürülüyor durmaksızın Türk toplumunda ?... Yoksa son yıllarda sayısı çığ gibi büyüyen kadına yönelik şiddetin, özellikle de işlenen  cinayetlerin sorumlusu, suçlusu bu bisfenol maddesi mi acaba ?... Emzikle büyüyen erkek bebekler… Teneke kutularda satılan gazlı içeceklerin bağımlısı erkek çocuklar, delikanlılar, yetişkinler… Ve damacanalardan su içmek zorunda kalan; her yaştan erkekler… ABD’li bilim insanlarının açıklamalarına göre; bisfenol maddesi, erkeklerin hormonal dengesini ... Devamı

22 08 2012

UYUYAN GÜZEL...

UYUYAN GÜZEL... |  görsel 1

    Uyuyan güzel diye bilinen kız aslında bir prensesti…Ve aslında o uyumuyordu, yalnızca uyuyor numarası yapıyordu… Çünkü sarayın ilaççı-başı ona öyle etkili uyuşturucular getiriyordu ki prenses kafayı bulup,  başka alemlere akıyordu, karşılığında da ilaççı-başı prensesin en mahrem yerlerine… Kral babası ve kraliçe annesi pek kaygılıydılar prenseslerinin bu derin uyku halinden, sanmaktaydılar ki bu uyku bir büyücünün efsunundan… Oysa prenses tam bir haşarat,  hınzır ve de muzır olduğu için  pek mutluydu bu durumdan, çünkü bu uykular kurtarıyordu onu ıvır, zıvır protokol işlerinden… Adı “uyuyan güzel”e çıkmış olan prenses; ilaççı-başının getirdiği otlarla kafayı buluyor, mutlulukla düşlere dalıyor, gördüğü halüsülasyonlar onu yatağına bağlıyor, o da her türlü spekülasyondan uzak masum bir prenses tadında iz bırakıyordu halkının yüreğinde…Gerçi halüsülasyon sandığı düşler, ilaççı-başının maharetiyle işlenmekteydi prensesin genç bedeninde ya her neyse bu sır kalsın aramızda… Bu uyku hali, cadının sihridir, bu sihri bozacak bir keramet sahibi elbet bir gün  çıkıp  gelir diye umutla beklerken kraliyet erkanı ve tebaası, ilaççı-başı da  can korkusuyla, prensesin ten kokusu arasında sıkışıp kalmıştı ve ne yazık ki aklıyla yaptığı savaşta, her gece yenilmişti şehvetengiz egosuna… Kendi ilaççı-başından yana kuşku duymayan ama krallığında da kızının derdine derman bulamayacağını sanan kaygılı kral ve kraliçe; tüm komşu krallıklara haber uçurdular posta güvercinleriyle, özel ulaklarla…Ve böylece onların sıkıntıları yayılmış ve de duyulmuş oldu... Devamı

10 08 2012

BOŞVER BE KADIN !...

BOŞVER BE KADIN !... |  görsel 1

                                                                                                                                                                1980 öncesinde; “bilinçli mutsuzluk-bilinçsiz mutluluk” tartışmaları yaşanırdı… Bilinçli mutsuzluğun pençesinde devrimciler; “işçi-memur-emekli-emekçi-köylü-maraba-ırgat; sınıf bilincinden yoksun, sömürülüyor kat, kat… Yaşıyor bilinçsizcesine bir mutluluk… Oysa yaptığı, yaşadığı; varsıla kölelik, kulluk… Sürüyor toprağı, elinde pulluk; ama artık değer gidiyor başkalarının kasasına…” diye tasalanırlardı… Sarhoş masalarında her gece, Devrim’e kaç gün kaldığına ilişkin zaman ve zemin yoklamasıyla sayıklanırlardı… Özünde az-çok o günlerden kalmayız ya, 1980 sonrasında böyle sayıklayanlar, tek, tek ayıklansalar da, kimileri de (saf değiştirmek için) tek, tek uyanıklıkla ayılsalar da “değişmeyen, değişimin kendisidir” demeyi bir türlü beceremeyen ben ve benim gibiler için, bug&uu... Devamı