29 01 2013

Saçmalama Hakkımı Kulanıyorum

 

 

 

 

Sarayda doğmadım ama gecekonduda da değil…

Ya bozkır nedir ?...

Yalnızca Coğrafya derslerinden öğrendiğim bir kavram

Üstelik adım ne Kardelen, ne Jeyan

Babamın adı da değil Hristo ya da Avram

Bu koşullarda benim anlatacak, açıklayacak ya da ağlanacak neyim olabilir ki be (m)adam?...Ancak böyle saçmalayabilirim…

 

Marlon Brando deyince; dilimin ucuna Naylon Branda geliveriyor. Bilemiyorum, nedense ?...

 

Bir zamanlar Erica Jong vardı; Uçuş Korkusu kitabıyla…Ülkemizdeki izdüşümü Duygu Asena oldu… Son yıllarda da Candace Bushnell var; Sex and The City kitabıyla. Onu da PUCCA tırtıklıyor, köşe yazısı diye yutturuyor dergiler aracılığıyla kadınlara…

Şimdiki kızlar çikolatayla kanmaz, hele gazozla asla; ama nasıl kanıyorlar bu kurnaz tırtıkçılara, anlaşılır gibi değil… Belki de bu nedenle öptükleri prensler kurbağaya dönüşüyor…

 

Ve kitaplar yazılıyor…Her gün yenileri düşüyor piyasaya…Banal, ucuz, sıradan, alt kültüre özgü, sokak dili/sokakça…Ama önemli değil bütün bunların ekonomik meta olarak değeri kaç akça ?...Üstelik okuyucu kitlesinin anlayışı, algısı kaç megabyte?...

 

Evlilik dışı birliktelik soysuzlaştırıyor kadını diyorlar  ama 9 yaşında; babası ya da babası yaşındaki adamlarla yaşadıkları, onların tacizleri, tecavüzleri yüceltiyor mu henüz ergenlik çağına bile ulaşmamış  şu Havva kızlarını?... İşte onunla ilgili, bir bilgi vermiyorlar.

 

Yazsam hayatım roman olur derdi; her Türk yurtdaşı geçmişte…Dudak büker, küçümserdi okuru da, yazarı da onları…Oysa son yıllarda hiç de başka olmadı onların söylemlerinden ünlülerimizin sonları…Ve ünlülerimizin her birinin en mahrem/gizli/hazlı ve hızlı yaşamlarını, evliliklerini, boşanmalarını…Özellikle de yakalandıkları sayrılıklarla savaşımlarını okuyoruz…Kuşkusuz yazdıkları için okuyoruz…Ve o dudak büküp, küçümsedikleri, feleğin çemberinden geçmiş, yaralı yüreklerin; yalnızca sıradan bir halk insanı olmaktan başka ayrıcalıkları, özellikleri olmadığından alay konusu edilmelerini içim acıyarak yadırgıyorum…Nedendir böyle içinde yazma hevesi olanları baştan engellemek, önlemek, en başından onların yolunu kesmek?…Ne olur sanki  hayatı romansa ve o da yazsa, onun için de bundan böyle yaşam hep yaz olsa ?…Nasılsa eninde, sonunda siz yazarlar da yazmıyor musunuz yaşam öykülerinizi ve koymuyor musunuz önümüze “roman” diye ?... İşte Ayşe Kulin’in  Dürbününden Kırk Yılı…Ve Mine Kırıkkanat’ın  o can yakıcı sayrılığının kitabı…Ve daha niceleri; gündüzleri, geceleri…Onların yaşamlarına ilişkin bilmediğimiz ne kaldı ?...

Ola ki sokaktan geçen sıradan bir ölümlü derse ki “yazsam hayatım roman olur”…Yok olmaz; kesinlikle olmaz…Bu söylem çok ünlü sayın yazar bayları, bayanları gerçekten de çok bayar…

Oysa herkesin dönüp, dolaşıp geldiği yer aynı kürkçü dükkanı; ha başında, ha sonunda…Ne var bunda ?...Eleştirme  şu yazma meraklısını, kalmasın hevesi kursağında…And Warholl’un 15 dakikalık ünlüsü gibi, o da bir kitaplık ünlü olsa; çok mu şu ölümlü dünyada ?...

 

Bilindiği gibi ve de göz ardı etmemek gerek;

Boş durmuyor nükleer santral lobisi

Kimilerinin hobisi; canlı değil, kanlı para kazanmak…

Halka rağmen; halka nükleer santraları dayatmak…

Neyleyelim?...Bu durum da işte ileri demokratik ülkelerin yazgısı…

 

İçimde saklı kalan bir soru var, oda şudur ki; İslam Peygamberi Muhammed için çevrilen film provakasyon mu, yoksa sanat mı ?...

Eğer sanatsa; ülkemizdeki sanat eserleri için “Böyle sanatın içine tükürürüm” diyenler, İsrail-Amerikan ortak sanat anlayışının bu ürününe de tükürebilirler mi ?...Yoksa işin ucunda Big Brother var diye, korkup, sineye mi çekerler ?...

Sineye çekmeleri durumunda da onların Muhammed Aşkı hakkında ne düşünebiliriz ?...Yoksa yalan mıydı diye sorgulayabilir miyiz ?...

 

Ve  Türk siyasal yaşamında karşılaşılan karizmatik liderler… Bilindiği gibi ilki ve en önemlisi Kemal ATATÜRK…Çanakkale Savaşı’nda kalbine gelen kurşunu saatinin sektirmesi sonucu şehidlik mertebesi yerine Gazi oluşu ve sonrasında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin O’nunla birlikte varoluşu…İkincisi; bilindiği gibi Adnan MENDERES…Düşen Londra uçağından sağsağlim kurtuluşu gibi bir öyküsü olacak onun da… 2012’nin Ekim ayında da üçüncüsünden söz edilebilirdi ama nedense medyamız da, siyasetçilerimiz de  bu konularda bilgisiz olunca…Fırsat kaçmış oldu zannımca…Gündemi değiştirmek mi yoksa ÖZAL ailesinin son siyasetçisi oğul Ahmet’i gündeme getirmek için mi olduğu kesin sonuçlanmadan, ortada kalan duruma göre; geçmişin Başbakan ve Cumhurbaşkanı kimliğiyle, artılarıyla, eksileriyle de olsa bu ülkeye hizmet etmiş olan Turgut ÖZAL’ın zehirlenerek öldürüldüğü savına ilişkin mezarının 19 yıl sonra açılmasının ardından, bozulmayan gövdesi hakkında (elbetteki biyolojik açıklaması vardır bu durumun; bir çeşit mumyalama işleminden geçirilmiş olması gibi) …İşte bu durumda neler   üretilebilirdi acaba?...

Ruhani, mistik, ermiş, eren, evliya…Neler, neler üretilebilirdi, fısıltı gazetesiyle birlikte medyanın da konuyu büyütmesiyle ?…Ama olmadı, olamazdı; çünkü ANAVATAN Partisi siyaset dersinden sınıfta kaldı…Şimdi varsa da, yoksa da tek kişilik iktidar, tek bir karizmatik liderimiz var… Hiç kimseciler girmeye kalkışmasın sıraya !... Koymuyoruz kimsecikleri; yüreğimizdeki kutsal saraya !...

 

Kuşkusuz demokrasimiz ileri; ablamız Hilary…Suriye’nin bombacıkları düşünce bizim sınırdan içeri; nasıl da kaygılanmıştı kızcağız…

İşte bu ahval ve şerait içinde; Türkiye ABD’nin yanında (ve de onun için) Suriye ile savaşa girişse…Bizim Memetçikler kahramanca vuruşsa, Amerikalı Coniler computer aracılığıyla bombalanan hedefleri televizyonda yayınlayarak ratingle işi götürse, daha sonra silahlar sussa ve sıra gelse Holywood’un savaşlarına, bir diğer deyişle senaryolarına, filmlerine…

Örneğin; Suriyeli Arap’ın eline, kaçarken çorabını kaptıran Türkiye masalı yazıp, onları kurtaracak Amerikalı kahramanlar üzerine mi olurdu içerik?...Ve nasıl içlerine sindirirler bu senaryoları ONE MINUTE Gazileri?...Tükürürler mi bu sanatın da içine ?... Aman neye boşverin; benimkisi de saçma sapan bir merak işte…

 

Ve 28 Ocak 2013 günü Hükümet adına yapıldı bir açıklama ve dendi ki; biz adamların konuşmasını istiyoruz, silahların susmasını…Acaba madamların bir başka deyişle biz kadınların da konuşmasını istiyorlar mı ?...Yoksa konuşmamızı sakıncalı bulup; bizlerin de silahlar gibi susmamızı mı istiyorlar ?...Bir de bu konuya açıklık getirseler; fena olmaz değil mi kızlar ?...

 

Bizlerden öncekilerden kalan bir söylemle son verelim sözlerimize;

Güvenme insana; ÖLÜR!…Dayanma duvara; YIKILIR !...

Öyleyse ne yapmalı ?...Kendi ayaklarımızın üzerinde durmalı…

 

Ve bir soru; bundan 2 yıl öncesinde, 29 Ocak 2011 günü bir şeylere içilmişti, bu yıl yinelenecek mi bu toplumsal tepki?.. Yoksa topu, topu bir kerelik miydi ?... Hani televizyon yansılarında içki şişeleri buğulanıp, sislerin ardına gizleniyor ama her gün uyuşturucuya bulaşanların sayısının daha da arttığı duyuluyor…Bu çok daha kaygı verici değil midir yetkililerimizin indinde acaba ?...

 

Selma ERDAL; İstanbul, 29 Ocak 2013

110
0
0
Yorum Yaz